Yıl 2017…

Bir kitap hediye aldım

ve tüm hayatım değişti!

BARIŞ YAVUZ

Zorlu Enerji Satış Müdürü

Hayat kitap gibi olunca, kendimi bir kitap içinde bulmam garip olmasa gerek. Fakat okumakla olmuyor hayat, okumadansa hiç olmuyor. Yaşamak lazım bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçe. Tam olarak yaptığım şey, aldığım hediyemi, kitabı, yani hayatı yaşamaktı.

Kitap, Prof. Dr. Taner Damcı’nın “Bir Yol Var” adlı kitabı… O yol, beni Tuz Gölü’ne götürerek Türkiye’nin en zor uzun etap yarışlarından biri olan Runfire Salt Lake Ultra Maratonu’nda 100 mili yaşattı. 100 mili yaşattı diyorum, çünkü ultra maratonlarda sadece koşulmuyor, bulunduğunuz koşullarda yaşamaya çalışıyorsunuz.


Maraton mesafesi olan 42,2 kilometreden daha uzun olan koşu yarışları için “ultra maraton” ifadesi kullanılıyor. Bu yarışlar –maraton gibi yollarda yapılanları olsa da– çoğunlukla patika koşusu olarak, insanı kendine hayran bırakan ve 24 saat içinde birkaç mevsimi görebildiğiniz yerlerde gerçekleşiyor.


İlk ultra koşu deneyimimi Temmuz 2018’de Runfire Salt Lake 21 K ile yaşadım. Akabinde sırasıyla:

2018 Eylül - Kaçkar Ultra Maratonu (46 K)

2018 Ekim - Kapadokya Ultra Maratonu (63 K)

2018 Aralık - İda Kaz Dağları (70 K)

2019 Şubat - Manavgat (73 K)

2019 Mart - Alanya Ultra Maratonu (68 K)

2019 Nisan - İznik Ultra Maratonu (160 K)

2019 Ağustos - Runfire Salt Lake Ultra Maratonu (100 mil - 160 K )


Tüm bu ultra maratonlarda koştum demiyorum, çünkü koşarken doğa koşulları ve bedenimizle ilgili birçok şey yaşıyoruz. Koşularda akıl ve beden arasındaki iletişimi doğru bir şekilde kodlayıp, bilinçli bir farkındalıkla doğru karar vermeniz gereken durumlar yaşıyoruz. Sınırlarımızı keşfedip, daha ilerisine gidebilmenin yollarını arıyoruz. Kendinizi zorlu, fakat enerjik olmanız gereken ve yaşadığınız sorunlara çözüm üretmeniz gereken bir durumun içinde buluyorsunuz. Odaklanma ve motivasyonunuzu sürekli üst seviyede tutarken, sıkıntılı zamanlarınızda sakin kalabilme yetilerinizi geliştirdiğiniz bir zaman dilimi yaşıyorsunuz.


Runfire Salt Lake Ultra Maratonu, temmuz ayı sonlarında Tuz Gölü’nde yapılıyor. Bu yıl temmuz ayının yağmurlu olmasından dolayı maraton 30 Ağustos tarihine ertelendi. 30 Ağustos cuma akşamı saat 18:00’de başlayan maraton pazar sabahı 04:00’te son buldu. Toplam 34 saat içinde parkuru bitirmeniz gerekli. Tuz Gölü’nde koşmak ise uçsuz bucaksız bir çölde koşmaya benziyor. Gündüzleri ileride gördüğünüz ve birkaç dakika sonra varacağınızı düşündüğünüz bir istasyona varmak 15-20 dakikanızı alabiliyor. Tepedeki güneşin sıcaklığı, tuzdan yansımayla birleşince, beyaz bir fırının içinde koşuyormuş gibi bir his oluşturuyor.


Tabii bu durumu saatler boyunca yaşamak odaklanmanızı ve motivasyonunuzu olumsuz etkileyebiliyor. Gece ise durum tam tersi. Kafa lambanızla sadece 25-50 metre önünüzü görüyor ve nereye koştuğunuzu reflektörlü işaretlerle bulmaya çalışıyorsunuz. Kısacası gündüz mücadele ettiğiniz koşullarla, gece mücadele ettiğiniz koşullar birbirinin tam tersi oluyor.

"Koşarken doğa koşulları ve bedenimizle ilgili birçok şey yaşıyoruz. Sınırlarımızı keşfedip, daha ilerisine gidebilmenin yollarını arıyoruz."

Runfire Salt Lake 2019 - 100 mil yarış raporu

Yarışa her zamanki gibi elimde kamera ile arka sıralarda başladım. 1 kilometreyi 6 dakikada koşacak bir tempoda ilerledikçe kendimi @ozdensertkaya, @runner_selcuk ve @rizanerede ile koşarken buldum.


Önceden tanışıyormuşçasına sohbet ediyor –koşu mu, evet evet, bir yandan da koşuyorduk ama koştuğumuzu unutmuş şekilde– kulaklarımda bir tuz çıtırtısı, bir de yıllardır tanıdığım yeni arkadaşlarımın tecrübeli kelimeleri çınlıyordu. Bu çınlamayı en çok Rıza, akabinde de Özden sağlıyordu. Siz benim böyle dediğime bakmayın, gerçekten güzel bilgi ve deneyimleri paylaşılıyorlardı.


5’inci kilometre civarlarına geldiğimizde, ileride sabit birilerini görünce fotoğraflarımızın çekileceğini anlayarak daha enerjik oluyorduk. @goshots Onur derken karşımıza @freesub ve @Garminturkiye Hasan çıkıyor. Bir an afallıyorum, aklıma, “100 milde serap, halüsinasyon görüyorsun” diyenler geliyor…


Saatime bakıyorum, Garmin karşımda! “Garmin Hasan yok, daha neler, marka halüsinasyonu yaşıyorum” diyorum kendi kendime, ama sonra bakıyorum ki gerçekten Hasan ve Onur. :) Hemen koşu pozlarımızı veriyor, selamlaşıyor ve ilerliyoruz. Koşu süresince ara ara önlü arkalı oluyorduk. Bir ara Rıza telefonla konuşuyor sandım, arkamı dönüp baktığımda, meğerse kayıt yapıyormuş. Arada fotoğraf da çekiyordu. Mesaj filan da atmıştır kesin, yok böyle bir şey arkadaş! Rıza bu, yaşanır! :) Zaten ben de 160 K’yı koşmadım, Rıza ile yaşadım. Sizlere de aktarmaya çalışacağım.


Yarışa dönecek olursak, ilk 10 K’nın CP (kontrol) noktasında Özden, Rıza ve Selçuk 2-3 dakika önümden çıktılar. Hemen akabinde ben çıktım. Kendi tempomda ilerliyordum, ama sonra ne olduysa içimden bir ses dostlarına yetişmem gerektiğini söyledi. Çok hafif hızlanıp, tekrar soluğu yanlarında aldım.


Özden, “Aaaa, arkadaşım hoş geldin!”


Ben, “Hoş bulduk. Sizler gibi deneyimli arkadaşlarımı dinlemek büyük keyif.”


Artık yol arkadaşı olmuştuk; Rıza, Özden ve Selçuk aynı tempoda ilerliyorduk. Bazen Selçuk kendi temposunda devam edeceğini söyleyerek, hemen arkamızdan geliyordu. Özden ise Rıza’dan kalan boşluklarda :) motivasyon konuşmaları yapıyordu.

"Tepedeki güneşin sıcaklığı, tuzdan yansımayla birleşince, beyaz bir fırının içinde koşuyormuş gibi bir his oluşturuyor."

Özden, “Tempomuz çok iyi arkadaşlar, aynen böyle devam edersek 10:30 gibi dropbag noktasında oluruz. Bakın bu ilk 40 K, 160 K’yı öyle gözünüzde büyütmeyin. Başlamış iş biter. 3 tane daha 40 K yapacağız,” diyordu. Hemen arkasından da ekliyordu: “Arkadaşlar, CP’lerde oyalanmayacağım, hemen çıkacağım!”


Dediği gibi, ilk 40 K’nın son 10 kilometresini Rıza, Özden ve ben beraber bitirdik. Dropbag noktasına yaklaştığımda eşim Zuhal ve @teamcolorist ekibi tezahüratlarla beni karşıladı. Dropbag noktasında çorbamı ve daha önceden hazırladığım haşlanmış patatesimi yedikten sonra yağmurluğumu giydim. Bu sırada Rıza ile sürekli irtibattayız ve “Çok kalmayalım!” diye konuşuyoruz.


Yaklaşık aynı zamanlarda, birbirimizle uyumlu şekilde hazırlanıp 28 dakika sonra çıkış yaptık. Özden, dediği gibi maksimum 5 dakikada çıkış yapmıştı. Rıza ile birlikte ikinci 40 K’ya başladık. 1 kilometreyi 7-8 dakika aralığında koşuyorduk. Gecenin serinliği kendini göstermeye başlamıştı. Ara ara sert esintiler koşu hızımızı etkilese de, tempoyu düşürmeden devam ediyorduk. İkinci 40 K’yı saat kaçta bitiririz şeklinde hesaplamalar yapıyorduk. 05:00-05:30 arası dropbag noktasında olacağımızı tahmin ediyorduk. “Maksimum 30 dakikalık bir molada kıyafetimizi değiştirip beslenme ve ihtiyaçlarımızı giderelim,” dedik. Gerçekten de planladığımız gibi saat 05:11 gibi ikinci 40 K’yı tamamladık. Sabahın erken saatleri olduğundan bizimkiler çadırda uyuyordu ve karşılama yoktu.


Enerjim yerindeydi, ama daha önce hiç 100 mil koşmadığım için enerjimi tasarruflu kullanmak istiyordum. Hedefim, sağlıklı bir şekilde yarışı tamamlamaktı. Saat 06:00 civarında üçüncü 40 K’ya hazırdık ve yürüyerek çıktık. 200 metre sonra ise hafif tempoda koşuya başlayarak devam ettik. Bir süre sonra Rıza ile çok güzel bir uyum içerisinde olduğumuzu fark ettik. CP’lere yaklaşırken koşu hızımızı düşürüyor, hatta bazen son 200 metreyi hızlı yürüme temposu ile geçerek CP’ye varıyorduk. CP’lerden yine hızlı yürüyüşle çıkıyor, akabinde koşuya geçiyorduk. Bu yürüyüş ve koşu geçişlerinde, aramızdaki söylemimiz ise, “Hadi Rıza, fıtıfıtıya başlayalım mı?” şeklinde oluyordu. Adeta koşmuyor, Rıza ile 100 mili yaşıyorduk.

"Enerjim yerindeydi, ama daha önce hiç 100 mil koşmadığım için enerjimi tasarruflu kullanmak istiyordum. Hedefim, sağlıklı bir şekilde yarışı tamamlamaktı."

CP’ler arasında gözlerimiz Selçuk ve Özden’i arıyordu. 85 K’da Tamer Damcı Hocamız ve Ebru Hanım ile karşılaştık. Hızlıca bir motivasyon fotoğrafı çektirip yola devam ediyorduk ki 90 K civarlarında Özden ile karşılaştık. Selamlaşıp birbirimizi gördüğümüz için morallendik.


Özden, yaklaşık 10-15 K önümüzde koşuyordu. Selçuk ise 20 K civarı olsa gerek, arkamızdan geliyordu. Önemli olan ise hepimizin devam etmesiydi. Üçüncü 40 K’yı koşarken Rıza ile şunu fark ettik. CP’den çıkıyoruz, biraz yürüyüş (9 pace), bacaklar açılınca da “Haydi, fıtıfıtı!” deyip koşmaya başlıyorduk. Ortalamamızı 6:30 pace yapıyorduk. Rıza’ya, “İyiyiz!” diyordum; Rıza da bana, “İyiyiz, iyiyiz!” diyordu...


Bir ara, 107 K’larda koşmayı abartıp, 5:15 pace’lere kadar hızlandık. “Fıtıfıtı, pıtıpıtı” derken saat 14:00 civarı 120 K’yı devirdiğimizi dropbag noktasını gördüğümüzde fark ettik. Tepemizde güneş, sıcağını iliklerimize kadar işliyordu. Yorgunluğun da etkisiyle yürüyerek girdik dropbag’e. İyice yaklaşınca, hayat arkadaşım Zuhal’i gördüm, bana sesleniyordu. Yol arkadaşımdan hayat arkadaşıma doğru, son bir koşma çabasıyla dropbag’e vardık. Artık son round’a girmiştik; 120 K bitmişti, ama biz de oldukça bitkindik ve sıcak iyice artmıştı.


Rıza’ya, “İyi hazırlanalım, kendimizi iyi hissetmeden çıkmayalım!” dediğimi hatırlıyorum. Ayakkabıları çıkartıp çoraplarımı değiştirdim. O arada, ayaklarımı sokabileceğim su olduğunu söylediler. Zar zor ayakta durarak ayaklarımı suya soktum, biraz rahatlamıştım. Kendimi kötü hissetmiyordum ama nedense tansiyonumu ölçtürmek istedim. “İyi misin?” sorularına maruz kalınca iyi olduğumu, sadece merak ettiğimi ve kontrol amaçlı ölçülmesini istediğimi ilettim. Tansiyonum 13/9’du ve iyi sonuçla moral kazandım. Ayaklarım da rahatlamıştı. Biraz da tıbbi yardım alarak, kinesio bant yapıştırarak motivasyonumu daha da artırdım. Çorba içip biraz da hurma ve kaju fıstıklarımdan atıştırdım. Rıza’yı 5 dakika bekletmiş olsam da, kendimi artık hazır hissediyordum.


Saat 15:00 civarında son 40 K’ya, evet, süper bir yürüyüşle başladık. :) Koşma eylemi o an çok uzak geliyordu. Yürüyerek ise ne zaman ne de yol bitecek gibiydi. Haliyle sıcak da daha fazla etkiliyordu. Birkaç kilometre sonra Rıza’ya, “Fıtıfıtı yapalım mı?” desem de yapacak halim yoktu. Rıza’nın da, benim de ilk hedefimiz 10 K’yı yürümekti. Bu sırada 115 K’larda Selçuk’u gördük, iyi gözüküyordu.


Bir yandan da Rıza ile hesaplamalar yapıyorduk: “17:30 civarı CP’ye varsak 130 K’yı devirmiş oluruz, oyalanmadan çıkarız, 19:30 gibi 140 K’ya gelir, yaklaşık 2 saatte 10 K’yı devirerek 23:00 civarı tamamlarız,” diyorduk. İşte, her ne olduysa buradan sonra oldu.

"Tepemizde güneş, sıcağını iliklerimize kadar işliyordu. Yorgunluğun da etkisiyle yürüyerek girdik dropbag’e."

130 K’daki CP’ye geldiğimizde kendimi bitkin hissediyordum. Yarışı bırakma düşünceleri, “Sağlık daha önemli!” gibi akıl oyunları başlamıştı. Gerçekten de sol ayak serçe parmağım su toplamış ve patlamış, sürdüğüm kremler de terle birleşip can yakıcı bir durum oluşturmuştu. Topuğumun üzerine basarak ilerleyince de, bu sefer benzer durumdaki topuğum acıyordu. Tek çözüm vardı, acıya odaklanmayıp başka şeyler düşünmek. Tüm bunlar olurken, bir yandan da zihinsel olarak hafif sersemlik ve uyku durumu ile uyuşukluk hissim artmıştı. Rıza’ya kendimi iyi hissetmediğimi söylüyordum. Rıza da sadece yürüdüğümüzü ve iyi olduğumuzu söyleyerek telkinde bulunmaya çalışıyordu.


O sırada aklıma Zuhal geldi. Bu yarışı ne kadar çok bitirmek istediğimi ve beni bitiş çizgisinde beklediğini düşündüm. Bu beni toparlamıştı. Akabinde dostlarımla yaptığım konuşmalar bir bir aklıma geldi. Başarısızlıklarımızda arkasına sığındığımız mazeretler, kendimizi avuttuğumuz bahaneler… Sonuçta yürüyorduk, koşmuyorduk. Ölmeyecektik ya! Sadece 3-4 saat daha yürüyecektim. 130 K ile 135 K arası akıl oyunlarıyla mücadele ederek geçmişti. O süreçte Zuhal’i aradım; onun sesini duymak da iyi geldi. 140 K’ya yaklaşırken, kendimi çok daha iyi hissettiğimi fark ettim. Hatta bir ara Rıza’ya, “Fıtıfıtı yapalım mı?” dedim. Rıza, bacak kaslarını daha fazla açamadığını ve ayağını ileri atamadığını söyleyince yürümeye devam ettik. 140 K’nın CP’sine ulaşınca, oyalanmadan yola devam kararı ile ilerlemeye başladık. CP’de oturmak bile bizi düşürüyordu. Artık sadece hiç durmadan yürüme eylemine odaklandık. 146 K’da önümüzde iki kişi belirdi. Yürüyüşümüz daha hızlıydı ki yaklaşmaya başladık. Konuşmalar duyuyor, ama tek bir kafa lambası görüyorduk. İyice yaklaştığımızda, Özden olduğunu fark ettik. Bizi gördüğüne çok sevindi. Kafa lambası yoktu (yarış sonrası çantasının dibinden çıktı). Öndeki diğer kişi ile beraber yürümeye çalışıyordu, fakat yorgunluk ve uykusuzluğun etkisiyle oldukça zorlanıyor, diğer arkadaşa yetişemiyordu. Takım tekrar bir araya gelmişti. Rıza, Özden ve ben, el ele tutuşarak son 14 K’yı öyle bitirecektik.


Uykumuz gelmesin diye birbirimize sorular sorduk, konuştuk, gülüştük… Kendimi çok daha iyi hissediyordum, hatta koşabileceğimi bile hissettim. Ama koşamazdım, çünkü beraber yola çıktıklarımı bırakamazdım. Buraya kadar beraber geldiğim yol arkadaşlarımla tamamlayacaktım bu yolculuğu, tamamlayacaktım ki daha güzel bir yolculuk olan beraber var olma duygusunu, birliği, dayanışmayı, arkadaşlığı, desteği, adına ne derseniz deyin, bu duyguyu sonuna kadar yaşamak istedim. Bu istekle, belki bir 40 K daha yürürdüm!

“Ölmeyecektik ya! Sadece 3-4 saat daha yürüyecektim. 130 K ile 135 K arası akıl oyunlarıyla mücadele ederek geçmişti.”

Yürüyüş bitmeyecek hissi oluştuğunda, ara ara önden hızlıca yürüyerek rüzgârın etkisiyle yan dönen reflektörlü işaretleri bulmaya çalışıyor, hem de parkuru kaybetmeyip yolu uzatmadan CP’ye ulaşmaya çalışıyordum. Özden ile Rıza’ya kafa lambamla işaret veriyordum. Sonunda 150 K CP’sini gördüm ve Özden ile Rıza’ya dönüp bağırdım: “Geldikkkk!” CP’ye girdiğimde, üç kahve söylediğimi hatırlıyorum. Bir dakika içinde Özden ve Rıza da geldi. Bir şeyler atıştırdık, kahvelerimizi içtik, çok fazla kalmadan çıktık.


Üç arkadaş el ele yürümeye devam ediyorduk. Zaman ve yol gerçekten bitmiyordu. Sıkıntıdan mı bilmiyorum, Zuhal’i aradım. Nerede kaldığımızı sordu. Herkesin bizi merak ettiğini ve bitiş çizgisinde Adım Adım İzmir ekibinin Rıza’yı ve bizleri beklediğini söyledi. Dönüp bizimkilere, “Herkes bizi bekliyormuş, çok kalabalık bir grup. Haydi, son 4-5 K kaldı arkadaşlar!” diyerek motivasyonu artırmaya çalıştım.


Bu sırada ileride bir kafa lambası gördüm. Seslendim, duraklıyor gibiydi. Biraz hızlanıp yaklaşınca Zafer Ağabey olduğunu gördüm. Üşümüş, acil durum battaniyesine sarınmıştı. Hava rüzgârlı olduğundan battaniye uçuşuyordu. Benden battaniyeyi iyice sarmamı istedi. Battaniyeyi sararken, Rıza ve Özden de geldi. Artık ekibi dörtlemiştik.


Finişe 1 kilometre kala, bizi merak eden birkaç koşucu arkadaş yanımıza geldi. İşaretlerin 50 metre yanından ilerliyorduk. Herkes bir an önce kamp alanına gitmek istiyordu. Finişi görüyorduk ama adımlarımız ağır ve yavaş olduğundan mesafe bitmek bilmiyordu. Saat 00:00 civarı olmasına rağmen, finiş çizgisinde bizi bekleyen büyük bir kalabalık vardı. Artık Özden, Rıza ve ben, son 100 metreye doğru ilerlerken kurallar gereği el ele tutuşmayı bıraktık ve çoşkulu kalabalığın çığlıkları, zil ve çan sesleriyle yarışı bitirdik.


Bu yolculuğu anlatabileceğim kelimeler öyle sınırlı ki, sadece yaşanılası keyifli duygular, raporu yazmakta olduğum şu anda bile Tuz Gölü’nde aynı anları yeniden yaşamayı arzulatıyor. Çünkü hayat akıl ederek değil, hissedilerek yaşanıyor dostlar! Davranışlarımız akıllı olduğu sürece, hayatı hissederek ve duygularımızı paylaşarak yaşayalım.


Yol arkadaşlarım @ozdensertkaya, @runner_selcuk ve @rizanerede’ye hitaben:


Koşmak birer birer ve hep beraber…

Tuzlu bir yol dokur gibi

Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi

Koşmak birer birer ve hep beraber…


Sevgilerimle,


Pers Pi